Susan

 


Susan



İshak Paşa Sarayı’na adım attığımda elimde fotoğraf makinemle avlunun her köşesini çekmeye başlamıştım. Güneş taşların üstünde kırılıp parlıyor, rüzgâr başörtümü hafifçe savuruyordu. O anda avlunun bir köşesinde, duvara yaslanmış bir kadın gördüm. Elleri birbirine kenetlenmiş, gözleri uzak bir yere dalmıştı.


Önce uzaktan seslendim:

“Xalê… biborî…”

Duymadı.

Biraz daha yaklaştım, tekrar seslendim.

Başını kaldırdı ama bakışı hâlâ iç dünyasındaydı.


Omzuna hafifçe dokundum. İrkildi.

Gözleri bana odaklandı.

“Tu başî, xalê?” dedim Kürtçe.

Bu kez beni duydu. Hafifçe başını salladı.

“Başim evîna min… lê hestên min dûr in.

İyiyim evladım… ama düşüncelerim çok uzaklarda,” dedi.


Merak ettim.

“Çima evqas fikrî?

Neden böyle dalmışsın?” diye sordum.

Kadın taş duvarlara bakarak anlatmaya başladı:

“Ev der… zarokiya min li vir derbas bû…

Bu yer… çocukluğum burada geçti.”


Bunu duyunca sorular ardı ardına geldi.

“Hikâyen nedir, xalê?”


Kadın başını hafifçe salladı:

“Navê min Susan e.

Adım Susan.”


Ve anlatmaya başladı.




14 yaşındaydım. Daha çocuk, oynayacak yaşta… Ama beni evlendirdiler. Benden on yaş büyük bir adamla. O zamanlar sevgiden, sevmekten söz edilmezdi. Telefon yoktu, mektuplar yoktu, sadece birbirimizi görmeden bir hayat başlamıştı bizim için. Evde elimden her iş gelirdi. Yemek bilirdim, çamaşır bilirdim, her türlü iş bana düşerdi. İlk günler korktum, ürktüm. Ama zamanla alıştım. O da bana alıştı, birbirimize destek olduk.


Çocuklarım olmaya başlayınca köyde hayat daha zor oldu. Hastaneye yetişemiyorduk doğumlarda, çocuklar büyüyordu, iş bitmek bilmiyordu. Süt sağıyor, yoğurt yapıyor, hayvanları besliyor, peyniri satıyor, evi geçindiriyordum. Bazen bir çocuğum sırtımda, bir çocuğum belimde, koştur koştur iş yapıyordum. Emzirmek için zamanım yoktu, alerjili bebekleri yıkayıp işime devam ediyordum. Kadın olmak buydu işte… nefes almak bile lüks.


On çocuk doğurdum. Her birini tek tek büyüttüm, işin, emeğin, yorgunluğun içinde. Hastalandığımda bile yatacak vaktim olmadı. Dinlenmek, kim bilir ne demekti. Sadece ayakta durmayı, işleri yetiştirmeyi, çocuklara bakmayı bilirdim. Arkadaşlarla oturup sohbet etmek, çay içmek… bunlar yabancı kelimelerdi.


İlk doğumumda kar dizime kadardı, soba yanmıyordu, ben kendi kendime doğurdum. Kan kaybettim, titredim… ama ölmedim. Ölmek bile lüks sayılmazdı. Her gün yeniden hayatta kalmak için çabaladım.


Bir gün evimizde tüp patladı. Her şey alev aldı. Çocukları dışarı çıkardım, gözlerim yanıyordu. Ama hayat durmazdı. Kocamla beraber, yanmış eşyaların arasında taş üstüne taş koyduk, yeni evimizi tekrar yaptık. Her tuğla, her tahtada gözyaşımız vardı, emeğimiz vardı, umudumuz vardı. Kocam çocuklarına çok düşkündü. Kızlarım bir şey istese, beğenmezlerse tekrar tekrar çarşıya giderdi, yeter ki içleri rahat olsun.


Kocam bir sabah aniden hastalandı. Bir grip sanmıştım, geçecek sandım… ama böbrekleri, ciğerleri iflas etmişti. Ölüm haberini aldığımda ben de öldüm sanki. Hayattaki dert ortağımı, can yoldaşımı kaybettim. Ama hayatta kalmalıydım, çocuklara yük olmamalıydım.


Türkçe bilmediğim için hastaneye gittiğimde yaşadıklarımı anlatamadım. Diş tedavisi olamadım, derdimi kimse anlamadı. Büyük şehirlerde dolaştım, daraldım. Ama her zaman döndüğüm yer, kendi taşım, kendi yuvam, emekle büyütüp yaşadığım hayatım… burasıydı.


Hayatım boyunca sabah ilk uyanan bendim, akşam son uyuyan yine bendim. Kahvaltıyı hızlıca yaptım, çocukları besledim, işleri yetiştirdim. Emzirme vakti geldiğinde bile başka işler bekliyordu. İşin, evin, çocukların yükünü taşımak, kadın olmak demekti. Kadınlar öyle bir yükün altındaydı ki nefes almak, hastalanmak, dinlenmek… hiçbirini bilmezdi.


Ve işte o hayat… on çocuk, yanmış ev, bitmek bilmeyen işler, kocamın sevgisi ve kaybı, kendi sabrım ve dayanıklılığım… hepsi bir arada. Kadın olmak buydu. Her sabah uyanıp yükleri taşımak, her akşam bitkin düşüp yine ayakta durmak… hayatın, emeğin, sevginin ve acının hepsi bir arada.


Kadının anlatımı bitmişti. Taş duvarlara, sarayın gölgelerine dalmış, gözlerindeki geçmişin ağırlığını hafifçe yansıtmıştı. Ben fotoğraflarını çektim, bir kısmını gösterdim, bir kısmını sildim. Artık sessiz bir anlaşma gibiydi; hikâyesini paylaştı, ben dinledim.


Avludan ayrılırken Susan hâlâ orada duruyordu, taşlara ve boşluklara bakarak geçmişini düşündüğünü hissedebiliyordum. Onun hayatındaki sabahlar, akşamlar, tüp patlamaları, çocukların, doğumların, kocasının sevgisi ve kaybı… hepsi bir yük, hepsi bir sessiz kahramanlık. Kadın olmak demek, görünmez bir güçle her gün yeniden ayağa kalkmak demekti.


Oradan yürürken kendi içimde bir ağırlık hissettim. Susan’ın hayatını düşündüm: Dünyanın ikinci plana attığı, görünmez kıldığı, ama her şeye rağmen direnen kadınların hikâyeleri… Her sabah uyanıp yükleri taşıyan, nefes almak bile lüks olan kadınların öyküsü… Bu ağırlık, aynı zamanda bir saygı ve hayranlık hissettirdi bana.


Fotoğraf makinem elimde, sarayın taşlarını ardımda bırakırken, Susan’ın hayatının bana bıraktığı iz, onun kadın olmanın ne demek olduğunu, ne kadar zor olduğunu gösteren sessiz bir ders gibi yürüdü peşimde. Ve ben, belki hiç tanımadığım bu kadının hayatındaki zorlukları, direnişi ve sevgiyi düşünerek, kendi dünyama geri döndüm; ama bir parça daha ağır, bir parça daha farkında olarak…


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İyi anne yoktur

Beser

Gülizer