Beser

 


Beser

By Cilem Yasmin 


Hastane bugün yine çok yoğundu.

Başhemşire olarak görevimin başındaydım. Zorlu bir doğumu atlatmıştık; annesi bebeğine kavuştuğu anda döktüğü gözyaşları, tüm yorgunluğumu aldı.


Biraz nefes almak için çay ocağına geçtim.

Elime aldığım çayın sıcaklığıyla birlikte yorgunluğum kayboldu.

O bebeğin dünyaya gözlerini açışını hayal ediyordum.


Tam o sırada acil alarmı çaldı: Doğum gelmişti.

Koşarak acile vardım. Hamile olmasına rağmen çelimsiz, başında bembeyaz bir yazması olan genç bir kadın vardı.


“Sancınız var mı?” diye sordum.

Sadece yüzüme bakıyordu.

Tekrar sordum; hâlâ cevap yok. Suyunun geldiğini fark ettim.

Ağzını açıyor, bir şeyler söylemek istiyor ama konuşamıyordu.

Dilsiz mi diye düşündüm, ama mimikleriyle beni anladığını hissediyordum.


İki yıl önce Dersim’den İstanbul’a göç etmişler.

Bu, onun dördüncü çocuğuydu.


Onu doğumhaneye yönlendirdim.

Kontrollerini yaparken eşini gördüm ve bilgi almaya çalıştım.

Sonra gerçeği anladım: Türkçe bilmiyordu.

Keşke Kürtçe konuşabilseydim, onunla iletişim kurabilseydim. Maalesef bilmiyordum.


Doğum başladı.

Küçücük, 800 gramlık bir kız çocuğu dünyaya geldi.

Ama suyu doğumdan sonra da devam ediyordu.

Biz onu sağlıklı bir şekilde kontrol altına almaya çalışırken, anne hâlâ tedirgindi; gözleri bebeğini arıyordu. Nefes alışverişleri hızlanıyor, yavaşlıyordu.


Adını sordum.

“Beser,” dedi.

“Kızın oldu. Sağlıklı ve kontrol altında. Onu sık sık emzirmelisin ve kendi gücünü toparlamalısın,” dedim.

Ama hâlâ ağlıyordu.


En zor anlardan biri doktorun tavrıydı.

Doktor, onun Kürt olduğunu öğrendikten sonra hastaya karşı tavrını tamamen değiştirmişti.

Hastanın suyu hâlâ devam ediyordu ve müdahale etmemiz gerektiğini söylediğimde, sert bir şekilde dönüp “Dilsiz midir, nedir, neyse, atın dışarı, başımıza kalacak” dedi ve gitti.


Beynime bir şimşek çarptı.

Bu nasıl bir vicdansızlıktı?

Hastayı sadece Kürt olduğu için kontrol altına almak istememek ve ölmeye mahkûm görmek…

Korku içinde bırakılan bir anneyi düşünmek bile insanın yüreğini sızlatıyor.


Üç gün boyunca hastanede kaldı.

Bebeğinin beslenmesine, sağlığına ve kendi toparlanmasına özen gösterdik.

Anne hâlâ konuşmuyordu.

Refakatçi alamadığımız için tek başıma ilgilendim.


Üçüncü günün sonunda eşi geldi.

Kızıyla birlikte evlerine gittiler.


Ama bu hikaye benim için bitmedi.

Bir annenin dil bilmediği için kendini ifade edememesi, bebeğinin durumunu soramaması ve ölümle tehdit edilmesi…

Zor olan doğum değildi; zor olan, Beser’in yaşadığı sessiz travmaydı.


Ve hâlâ sorularım var:

Kim o 800 gram doğan bebeğin annesi?

Kim bilir şu anda bebeğin durumu nasıl? Ona bakabildi mi?

İsmini ne koydu? Nasıl büyüttü? Ona Türkçe mi öğretti, Kürtçe mi?


Ve düşündüm: Bir Kürt kadın olarak, bir anne olarak yaşamın zorluklarını ne kadar ağır taşıyor olmalı…

Kendi kimliğini gizlemek, yabancı bir dilde hayatta kalmak, korku ve önyargılarla çevrili bir dünyada mücadele etmek…

İşte bu, Beser’in gerçek gücü: sessiz ama dimdik ayakta durmak, sevgisiyle ve azmiyle hayatı taşıyabilmek.


Belki bir gün o küçük kız büyüdüğünde, kendi köklerini ve annesinin cesaretini anlayacak.

Ve umarım ki, dünyada adalet ve merhametle karşılaşmayı, hayatın tüm zorluklarına rağmen gücünü kaybetmemeyi öğrenir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İyi anne yoktur

Gülizer