Gülizer
Gülizer
Sabah gözlerimi açtığımda pencereden içeri süzülen güneş ışığı odama usulca dokunuyordu. Ellerimi gözlerime götürüp avuşturduktan sonra kendimi uyanmaya zorladım. Saate baktım: randevuma sadece on dakika kalmıştı.
Apar topar çıktım evden. Tahminen yarım saat gecikecektim. Hemen hastaneyi arayıp durumu bildirdim. Telefondaki görevli, doktorun sezaryen doğumdan çıktığını ve hastaları daha sonra kabul edeceğini söyledi. İçime su serpildi.
Hastaneye vardığımda kalabalık bir sıra beni karşıladı. Zaman ağır aksak ilerliyordu. Bir süre sonra bir haber daha geldi: doktorun gelmesi biraz daha sürecekti. Beklerken içimde hafif bir sıkıntı büyümeye başladı. Telefonumu açıp oyalanmaya çalıştım.
Tam o sırada kapıdan içeri uzun boylu, ince yapılı, beyaz tenli, kahverengi gözlü bir kadın girdi. Yüz hatları yumuşak ama bakışları sertti. Yanıma oturdu. Sessizce oturduğu yerden bana döndü:
“Doktorun gelme saatiyle ilgili bir bilginiz var mı?” diye sordu.
“Bekliyoruz,” dedim. Sonra bir an duraksayıp sordum:
“Siz de mi hamilesiniz?”
“Evet,” dedi. “Bugün bebeğin cinsiyetini öğreneceğim.”
Sesi titriyordu. Bu bir heyecan değil, içinde büyüyen bir korkunun sesi gibiydi.
“Tek başınıza mı geldiniz?” diye sordum.
Başını eğdi.
“Evet… Çünkü sonucu eşimle paylaşacağım,” dedi.
“İlk çocuğunuz mu?”
“Hayır. Beşinci.”
İçimden geçen şaşkınlığı belli etmemeye çalıştım. Oldukça genç görünüyordu. Yaşını sormak istemedim, belli ki bu sorunun arkasında uzun, karmaşık bir hikâye vardı. Ve yüzündeki bakış, sadece bir cinsiyet sonucu bekleyen bir annenin bakışı değildi; çok daha derin, çok daha yorgundu.
Dayanamadım, “Siz ne tahmin ediyorsunuz?” diye sordum.
Omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Bir tahminim yok ama… umarım erkektir,” dedi. Sonra bakışlarını yere indirerek ekledi:
“Eşim, eğer bu da kız olursa beni boşayacağını söyledi.”
Kanım dondu. Ne diyeceğimi bilemedim. O an, sadece “Neden?” diyebildim.
Kadın derin bir nefes aldı, başını hafifçe eğdi. Sonra konuşmaya başladı:
“Benim adım Gülizer. On beş yaşımda evlendim. O zaman daha çocuktum. Annemden ayrıldım diye günlerce ağladım. Yemek yapmayı bilmiyordum. Kaynanamdan azar işittim, kocamdan azar işittim. İnek sağmayı o zaman öğrendim. Tam alışmaya başlamışken ilk çocuğuma hamile kaldım. Bir kızım oldu. Öyle güzel, öyle tatlıydı ki… Ben çocuktum, o bebek. Birlikte büyüdük.
Daha o yürümeye başlamadan ikinciye hamile kaldım. O da kızdı. Sonra başladı herkesin söylenmeleri. Kaynanamın, kayınpederimin, görümcelerimin, eşimin… ‘Üçüncüsü erkek olsun artık!’ lafları… Sanki suç bendeymiş gibi…
Üçüncüye yine hemen hamile kaldım. O da kızdı. Eşim bana soğumaya başladı. Kaynanam her fırsatta yüzüme vuruyordu: ‘Erkek çocuk doğuramıyorsun!’ Görümcemle telefonda konuşurken kapattığını zannedip yanındaki kişiye şöyle dediğini duydum:
‘Bu da erkek doğuramadı.’
Boğazım düğümlendi. Günlerce kendime gelemedim. Doktora gittim. Cinsiyeti erkeğin belirlediğini söylediler. Anlatmaya çalıştım. Ama beni terslediler. ‘Bilmem kimin karısı dört erkek doğurmuş’, ‘Bilmem kim ikinci evliliğinde erkek çocuğu sahibi olmuş’ lafları… Sanki bu benim kusurummuş gibi.
Dördüncüye de hamile kaldım. Yine kız. Bu kez eşim açık açık tehdit etmeye başladı: ‘Boşanırım. İkinci evliliğimde erkek olur zaten.’ Kaynanam da gaz veriyor: ‘İkinci karısı kesin erkek doğurur.’
Beni duymuyorlardı. Kadınlığımı, anneliğimi yok sayıyorlardı. Kardeşim evlenince öğretmen eşi bizim eve gelmişti. Sofrada kaynanam yine aynı cümleyi kurdu: ‘Bir erkek çocuk da vereydi bari.’ Gelin çok öfkelendi, dedi ki: ‘Cinsiyeti erkek belirler. O sizin oğlunuzun meselesi. Bunlar sizin torunlarınız. Kadına böyle baskı yapamazsınız!’
Ama nafile… Kaynanamın bir kulağından girdi, öbüründen çıktı. Bu zihniyetin duvarları çok kalın. Yine devam etti. Yine devam ediyor.
Dördüncü çocuğumla ne yapacağımı bilemez haldeydim. Korkuyordum. Boşanırsam dört çocukla nereye giderdim? Kardeşlerim yardım ederdi elbet ama yük olmak istemiyordum. Emek verdiğim, yıllarca sabırla ördüğüm evimi bir başka kadına mı bırakacaktım?
Yıllar geçti. Kızlarımı büyüttüm. Okuttum. Ama baskılar hiç bitmedi. Ve beş yıl sonra yeniden hamile kaldım. Bu sefer yine başladı o cümleler: ‘Erkek olursa kurtulursun…’
İşte şimdi buradayım. Bebeğin cinsiyetini öğrenmeye geldim. Eğer yine kızsa, nasıl söyleyeceğim bilmiyorum. Devam edecek mi bu baskılar? Bu hor görülme? Bu sessiz ama çok derin yalnızlık?”
Kadın sustu. Gözleri boşluğa dalmıştı. Ağlamıyor ama gözlerinde kurumuş yaşların izi vardı. İçimde büyüyen o acı yumruyla, ona ne diyeceğimi bilemedim. Zaten her şeyi biliyordu. Ama içinde yaşadığı cehalet duvarı, bilgisizlikle örülmüş o kalın zincirler… işte onları aşamıyordu.
O sırada bir ses yankılandı:
“Gülizer Hanım, buyrun. Sıra sizde.”
Kadın başını kaldırdı. Üzerindeki yorgunluğu sırtına alarak ayağa kalktı. İçeri girdi. Belki benden daha çok kaygılıydı. İçimden bir şeyler dua ediyordu: “Ne olur, erkek olsun.”
Evet… Belki ben de artık inanmıştım. Erkek olursa, kurtulacaktı sanki. Ama ya erkek olursa ne değişecekti? Aynı zihniyet, bu kez büyüttüğü oğluyla devam etmeyecek miydi? O da büyüyünce karısından erkek çocuk istemeyecek miydi?
Ve kadınlar… Kadınlar doğurdukları erkeklerle sınanmayacak mıydı yine?
Yarım saat sonra Gülizer içeri girdi. Yanıma oturdu. Gözleri yere sabitlenmişti. Yüzü bembeyazdı.
“Ne yapacağım?” dedi. “Nasıl söyleyeceğim?”
Sonra bana döndü, gözleri buğuluydu:
“İnanır mısınız? Yine kız…”
Ve ben o an anladım:
Bir kadının gözyaşı, sadece doğuramadığı erkek için değil, doğurduğu her kızın yaşayacağı zorluklar içindi.
Gülizer, yalnız değildi. Ama yalnız hissettiriliyordu.
Belki bir gün, doğan her kız çocuğu, bu hikâyeyi değiştirecek birer umut olacaktı.
Ve anneler, kızlarının gözlerinde ilk defa gerçekten kendilerini görecekti.
Yorumlar
Yorum Gönder